YADO ÇEŞMESİ


         Bugün yapılan yeni yoldan farklı olarak 1990’lı yıllarda Bingöl’den Elazığ’a giderken, Bilaloğlu Köyüne varmadan önce, Yüzüncü Yıl Parkı ve Atapark olarak isimlendirilen bir bölgeden geçerdiniz. Yol burada üç tepenin arasına sıkışmıştır. Tepelerin kuzey eteklerini bir dere öyle bir yontmuştur ki, oluşan kanyonun yola göre derinliği bazı yerlerde iki yüz metreyi bulur.

        Tepelerden birisinde, bir zamanlar Bingöl İl Özel İdaresi’ne ait, dönemin valilerinin kullandığı bir dinlenme evi bulunur. Tepelerden bir diğeri arkasında Bilaloğlu köyünü saklar, diğeri ise Bingöl Ovasını. Yüzüncü Yıl Parkının üzerine inşa edildiği yer, bu üçüncü tepedir.  Etrafında karayolunun “U” şeklinde dolandığı yumurta şeklinde bu tepe, gerek önündeki ürkütücü güzellikteki kanyona ve gerekse yeşil zengini Bingöl Ovasıyla, Ovayı çevreleyen dağ silsilelerine bakar.

        Yüzüncü Yıl Parkının bulunduğu tepenin, Bilaloğlu tarafına bakan eteğinde Karayolları Genel Müdürlüğünün yaptırdığı bir çeşme vardır. Üzerinde Yüzüncü Yıl Çeşmesi yazılıdır. Bu tepenin bir diğer eteğine saklanmış iki katlı bir bina vardır, Yüzüncü Yıl Çeşmesi başında soluklananlara, kamyon şoförlerine ufak tefek hizmetlerin verildiği bir konaklama yeri.

        Yörede bu tepeciği sorarsanız, size duraksamadan “Yado Tepesi” diyeceklerdir, çeşmeyi sorarsanız alacağınız yanıt; “Yado Çeşmesi” olacaktır. Buradaki konaklama yerinin sahibine, “Yado Çeşmesi” deyince yıllar önce, 1994’de, ben de sormuştum;

   “- Peki amca, “Yado” ne demek?”

   “- Vallahi beyim, zamanında, çok eskilerde ‘Yado’ diye bir eşkıya varmış. Buralarda yaşar, yol kesermiş. Bu eşkıya pek hayırsever imiş. Kazandıklarını (yani çaldıklarını) köylülere dağıtırmış. Onun adına yapılmış bu çeşme. Tepeye de onun adını vermişler…”

        Bir doğa harikası tepeye, bir suları gürül, gürül akan çeşmeye, bir de bu hikâyeyi iştahla anlatan adama bakmıştım. Bingöl’de hiç eşkıya eksik olmadığından anlatılan çoğu şey, götürülüp bir eşkıyaya bağlanıyordu nedense…

        Sıcak bir yaz günüydü. Yado Çeşmesinin buz gibi suyuyla yüzümü yıkarken, köylünün saflığını, içtenliğini görmek kadar, Anadolu’nun bu cennet yöresinde, kökeni ta Orta Asya’ya uzanan bir kelimeyi, bir deyimi duymak da beni keyiflendirmişti. Biraz da şaşkındım. Kızmıştım, hangi aklı evvel “Yado” yerine “Yüzüncü Yıl” ismini buralara vermişti?

       “Yado” veya “Yada” nedir bileniniz, duyanınız var mı?

        …

       Anadolu’da birçok yörede, yaygın olarak, özellikle kurak giden günlerde, köylünün içini bir telaş kaplar. Tarladaki tohumluğu, ya da ürünü kavrulacaktır. Yağmur yağmalıdır, ama nasıl? Genlerine işlemiş bir alışkanlıkla, tüm çaresizlerin yöneldiği adrese yönelir. Gökyüzüne yüzünü çevirir. Tanrı’sına el açar. Kendi küçük dünyasında, Tanrı’sına yakarır, bir damla yağmur için.

      Olmaz, bu defa tüm köy, tüm aşiret, tüm oymak toplanır, yüzlerini göğe, ellerini yere çevirir, Tanrı’dan suyunu, rahmetini dilenirler. Orta Asya’dan Anadolu içlerine kadar, kendisiyle birlikte taşıdığı bir adettir, bir gelenektir, görenektir, susuz kalmış insanımızın yaptığı. Atası da yağmur için dua etmiştir, dedesi de, kendisi de.

      Yağmur duası, Türkler için yüzyıllara dayanan bir gelenektir. Bir şaman anlayışıdır, geleneğidir. İslamiyet’in kabulünden sonra, birçok şaman anlayışı gibi, yağmur duası da, İslamî bir gelenek imişçesine devam etmiştir. Bu geleneğe verilen isim; “Ca-da”, “Ya-do” veya “Ya-da”dır. (1)

      Bingöl’deki görev günlerimin üzerinden yirmi beş sene geçti. Benim için o çeşme hep “Yada Çeşmesi”, o tepe hep “Yada Tepesi” olarak kaldı.

 

     “Yada” isminde olduğu gibi, yer isimlerinin çoğu bizim Anadolu coğrafyasındaki varlığımızın, kültürümüzün, etkimizin, gücümüzün ve haklılığımızın kanıtıdır. Birçok bilimsel araştırmada, soyut iddiaları somutlaştırmaktadır. Anadolu’daki birçok yer isminin, en az Ahlat’taki taş oyma mezar taşları, ya da Tunceli’deki, Iğdır’daki koçbaşlı mezar taşları kadar, Türklüğün Anadolu’daki tarihî mührü olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Çünkü, biliyoruz ki, terör örgütünün on yıllardır hedefinde, tarihin bu sessiz tanıkları da bulunmuştur. Örgüt, maşası olduğu beyinlerin tarif ettiği gibi bu varlıkları yok etmeye çalışmıştır, bugün de çalışmaktadır.

      Bu nedenlerle, yinelemekte fayda var. Yerlerin isimlerini bir gerekçe olmadan oynamak, dün de yanlıştı bugün de yanlış… Hele bu varsayılan gerekçe terörü aklamak, siyaset yapmak veya bunun üzerinden oy kazanmak ise daha da yanlış.

      Haklı gerekçelerin ne olabileceğini tarihe bakınca görmek ve anlamak her zaman olasıdır. Neden Mısır uygarlığının var ettiği bir kente İskenderiye denmekte ise, “Konstantinopol”e de onun için İstanbul denmektedir. Bunda utanacak, sıkılacak, çekinecek, üzülecek bir şey yoktur.

      Bundan ancak onur duyulur…

 

(1) Her Yönüyle Kürt Dosyası, Prof.Dr. Abdülhaluk M.ÇAY, Boğaziçi Yayınları A.Ş., Ankara, 1993, Sayfa 215, “Yağmur Duası, Yada Taşı İnancı…”

Ali Akdoğan - Ankara, 20 Kasım 2009

 

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 1

  • Dilaver | 04 Temmuz 2021 08:33

    Dünyada tarihi en eski millet olan, Türklere , hangi sebeple olursa olsun yer isimlerini değiştirmek hiç yakışmıyor.

YAZARIN SON 5 YAZISI
17Tem

YAKTIĞINIZ KIRŞEHİR

24Haz

YADO ÇEŞMESİ

16Haz
saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
uğur soğutma aş