2. Bölüm MEDENİ DOĞA: - Berceste İLTER

2. Bölüm MEDENİ DOĞA:


II. Bölüm

Medeni Doğa:

Cennet misali hayat böyle gül gibi akıp giderken, ekmek elden su gölden yaşayıp giden insanlardan kadın olanı, kabile erkeklerini çok uzaklara avlanmaya yolcu edip bebeğini emzirmek için gölgelik bir alan bulmuş. Yavrusuna kendi dilinde bir şeyler mırıldandığı sırada daha önce yediği bir meyvenin çekirdeğini fark etmiş. Dişleri kesmediği için attığı o taş gibi parçanın toprağa boğulmuş kısmı çatlakmış. Bebeğini uyutup güvenli bir yere yatırdıktan sonra bu tuhaf görüntüye daha yakından bakmak için hareket etmiş. Çatlağın içinden çıkan yeşil filiz tanıdık gelmiş. Dalından yemek için kopardığı o meyvenin yapraklarına ne kadar da benzediğini düşünmüş içinden.

Birkaç arkadaşını çağırıp birlikte incelemeye başlamışlar bu şeyi. Etrafa gelişigüzel fırlatılan diğer çekirdek ve tohumların izini sürmeye başlamışlar sonra. Zaman içinde toprak ananın kucağına düşen bu işe yaramaz kısımlar, meğerse hiç yenmemiş gibi yeniden meyve ve sebzeye dönüşerek diriliyorlarmış? ‘’Demek ki bitkiler bu şekilde kendi neslini sürdürüyor’’ diye geçirmişler akıllarından. İşe bakın ki Tanrıça toprak ana, yenmediği için atılan çekirdeği bağrına basıp yeniden yaratıyormuş.  NE BÜYÜK BİR AYDINLANMA, NE BÜYÜK BİR BİLİŞSEL GELİŞİM(!). İşte bu keşifle kadın ‘BİLGELİK AĞACINDAN’ tatmış. Ancak bu bilgelik, o sırada kimsecikler fark etmemiş olsa da, tüm insanlık için cennet gibi diyardan kovulmanın başlangıcı olacakmış… Başına geleceklerden habersiz insanlığın bundan sonra dağ bayır, dere tepe gezmesine gerek kalmayacak, yenilebilir tüm bitkilerin tohumlarını toprağa gömmesi, zamanı geldiğinde de meyvelerini toplaması yeterli olacakmış. Üstelik işin sırrı çözüldüğünden, bundan sonra hiç açlık çekilmeyecekmiş.

NOT 1:  ‘’Bilgelik Ağacı’’ Hristiyanlık inancına göre Havva’nın meyvesini yediği ve Adem’e yedirdiği için ikisinin de cennetten kovulmasına neden olan ağacın ismidir. Musevilikte de bu ağaca ‘’İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı’’ denmektedir ve yine Havva Adem’e yasak olduğu halde onun meyvesinden vermiş, Yahve de bu nedenle onları cennetinden kovmuştur.

Erkekler avdan döndüğünde durum onlara aktarılmış. Göçebe bir şekilde toplayıcılık yapmak için alan aramak zorunda kalmayacakları, meyvelerin sert kısımlarını toprağa gömülür ve sabırla beklenirse tüm aileye yetecek yiyecekleri kendilerinin yetiştirebilecekleri anlatılmış. Erkekler de durumu inceleyip hemfikir olmuşlar, sonuçta sürekli göç etmek zorunda olmamak onlar için de yerinde bir kararmış. Büyük hayvanların eti gerektiğinde yine ava çıkılabilir diğer zamanlarda ekip biçme faaliyetlerinde birlikte çalışılabilirmiş de bir şeyi es geçmişler (!). Erkekler şimdiye kadar hemcinsleriyle bir rekabet içinde avlanarak kendilerini kanıtlıyor ve saygı elde ediyorlarmış. Bu durum neyle mi sonuçlanmış? (Ona III. bölümde değinelim.)

Hemen tohumların ekilebileceği yumuşak toprak alanlar belirlenmiş. Artık göç edilmeyeceği için de yoğun kış şartlarını atlatabilecek barınaklar yapılmış. Hasat zamanı biçilenlerin bir kısmı taze yenmiş bir kısmı da biriktirilip zorlu hayat şartları için saklanmış. Bu yeni hayata alışılabilirmiş aslında ancak bir süre sonra o civardaki avlanacak büyük hayvanların sayısındaki bariz azalmalar göze çarpmış. Az sayıda kalan hayvanların canlı yakalanması ve insanların yaşadıkları alanda tutulması kararı alınmış. Böylece hayvanları besleyecek, yetiştirecek ve diledikleri kadar çoğaltabileceklermiş.

Ancak bir terslik varmış, yakaladıkları dişi hayvanlar aylar geçtiği halde doğum yapmıyormuş. Öldürmek de çözüm değilmiş çünkü o alışık oldukları sürü akınları olmadığından kalanları da öldürürlerse büyük hayvan eti yiyebilmek için hiç şansları kalmayacakmış. Doluya koymuşlar almamış, boşa koymuşlar dolmamış, Tanrıçaya kurbanlar mı adanmamış, bereket idolleri mi yapılmamış neler neler… Günlerden bir gün sadece dişi değil; hem dişi hem erkek birlikte kalan hayvanlardan dişi olanlarının gebe kaldığı ve doğum yaptığı fark edilmiş. Bu keşif tarihin akışını kadınların aleyhine çevirecek sonuçlara gebe bir aydınlanmaymış çünkü aslında dişi, erkek olmadan kendi başına bedeninden yavrular yaratamıyormuş.

Meğer asırlardır kadına atfedilen yaratıcılık özelliği tamamen bir yanılsamaymış, erkeğin tohumu olmaksızın, kadın çorak bir tarlaymış. O zaman doğan bebekler sadece annelere ait olmazmış. O zaman doğan her çocuk aslında erkekten dişiye verilen bir ruhmuş. Dahası ‘’Tanrıça’’ diye isimlendirilen o büyük güç meğerse ‘’Tanrı’’ yoksa bir hiçmiş(!). O zaman bütün öğretiler değişmeliymiş. O zaman mitler yavaş yavaş Tanrıya uyarlanarak anlatılmalıymış. O zaman GÜÇ eril olmak zorundaymış çünkü erkeğin bedeninden çıkan tohum insanın ruhunu oluştururken bedene bürünmesi için gereken tarla da annenin rahmiymiş. O zaman erkek ruhu, göğü, semaviyeti, ululuğu temsil ederken, kadın bedeni, doğayı, toprağı yani MATERYALİ temsil eden basit bir maddeymiş. Basitmiş çünkü maddeye sağlıklı olan her beden ulaşabilirken tanrısal olan gözle görülemeyenmiş.

NOT 1: Pek çok dilde anne anlamına gelen ‘MATER/MADER/MOTHER/MUTTER..’ gibi kelimelerin kökeni de buradan gelir.

NOT 2: Yerleşik düzenin ardından kadının tüm vazifesi neredeyse sadece doğum yapmak üzerine evirilmiştir. Hatta kaynaklarda ‘RAHİM HAYVANI’ tabirinin kimler için kullanıldığını bir araştırın derim. J

NOT 3: Bir kadının yılda çoğunlukla tek çocuk sahip olabildiği, erkeğin ise isterse yılda en az 365+ çocuk sahip olabilirliği, toplumsal düzene kuma, metres gibi yeni kavramları sokmuştur.

Gerçekleşen bu son bilişsel gelişim ile yeni yeni oturan yerleşik düzenin inanç ve kuralları tepe taklak olmaya gebe oladursun diğer yandan mal mülk sahibi olmanın getirdiği yeni endişeler ortaya çıkmış... (devam edecek)

alisoydemir09@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
27Mar

2. Bölüm MEDENİ DOĞA:

25Şub
14Şub

YUTAN ANNE

25Oca

HAYIR DEME(ME)K

saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
uğur soğutma aş