KARAPINAR KÖYÜ VE ÖMÜR YAYLASI


         Karapınar Köyünün kuruluşu Aydınoğulları dönemine 13. Yüzyıla dayanır. Aydın Bey Afrodisyas yöresinde Bizanslarla çarpışırken yaralanır. Boyasın’na getirildiğinde de sonsuzluğa uçar. Türbesi oradadır. Oğlu Mehmet Bey de 1308’de Birgiyi başkent yaparak beyliğini kurar. Karacasu, Boyasın, Kepre, Karapınar, Uzgur gibi yerleşim yerlerinin temeli de o tarihlerde atılmıştır. 16. Yüzyıl Osmanlı vergi defterinde de adı vardır.                                    

        Kurtuluş Savaşı yıllarında Karapınar köylüleri Menderes Nehrinin Güneyinde olmasına karşın savaşa yürekten katılır. Efelere barınak olan bir yerdir Karapınar. (Menderes Nehri’nin kuzeyi Yunanlılara, güneyi de İtalyanlara verilmiştir ama İtalyanlar Çine’ye kadar gelmişler, bu tarafa uğramamışlardır.) Demirci Mehmet Efe Köşk cepesine katıldıktan sonra bizim köyden Ali Molla Efe onun baş kızanı olur. İçlerinde okuma-yazma bilen tek kişi de odur. Sökeli Ali de cephedeki başkızanıydı.                                                                                    

        Ali Molla da işlerin yürümesi, silah, giysi, cephane dağıtımında güvendiği tek kişisidir Demirci’nin. Yine küyümüzden Ali Galip (Sönmez), Mehmet Ali (Şener) Anne dedem, Kocabıyık Mehmet Onbaşı gibi kişiler Demirci Mehmet Efenin yanında Kurtuluş Savaşına katılmış, köyün tümü de destek vermiştir. Demirci Mehmet Efe, bizim köylüleri çok severdi. Çiftliğe giderken yolun kuzeyindeki eski Rum değirmeni ve altındaki tarlalar onundu. Köylüler onun tarlasında çalışırdı.                                                                                                           

        Babam da Ali Molla Efe’nin yanında çalışıyordu.. Ali Molla Efe atıyla Nazilli’ye gideceği zamanlarda bazen beni de atın ardına bindirir, Uzgur, Pirlebey, Dolar, Yazırlı üzerinden Nazilli’ye götürürdü. Ben ilk kez Demirci Mehmet Efe’yi onun Nazilli’deki Portakalı Bahçesindeki kahvede tanımıştım. Ali Molla’ya, “Torunun mu?” deyince O da, “Mehmet Ali’nin torunu, efe öykülerini çok seviyor da benden ayrılmıyor,” demişti.                                          

        Bizim köy ve bu yöredeki tüm köyler Atatürk hayranı köylerdir. Şimdiki caminin bahçesinde Cumhuriyetin Onuncu Yılı için 1933’de dikilmiş bir yazılı mermer taş vardı. 23 Nisan ve Cumuriyet Bayramları köyümüzde büyük bir coşkuyla kutlanırdı. Karapınar köylüleri okuma-yazma seferberliğine katılmış.                                                                                         

        1937’de de köylü elleriyle köyümüze çok güzel bir okul yapmış. Osman Yanık, Kahveci Mustafa, Murat Amca gibi kişiler Yenipazara okumak için gidip gelirlermiş Köy Enstitüleri açılınca da Mahmut Uğur, Muhittin Sönmez Kızılçullu Köy Enstitüsüne, Mustafa Özkan, Osman Yıldırım ve Yusuf Dumlu da Ortaklar Köy Enstitüsüne giderek ilk öğretmen olanlardandır. Benim köyümüzde ilkokula başladığım yıllar, 1954-1955 yılları.                         

        Uzgur Köyünün çocukları da bizim köye gelirdi okumaya. Eski çorapları iç içe koyarak top yapıp, top oynardık onlarla. Biraz para bulduk mu ya Kocabey’in fırına, ya da Molla Mustafa Dedemin bakkalında alırdık soluğu. Saadettin Amca da köyün bilge kişilerinden biriydi. Demokrat parti döneminde Adnan Menderes’le yakın ilişkileri vardı. Nazilli’deki Demirci Mehmet Efenin otelinin bir odası her zaman ona ayrılırdı. (Anayurt filminin çekildiği Otel. Şimdi de Etnoğrafya müzesi)                                                           

        Saadettin amcanın kızı Nazlı da bizim alt sınıfımızdaydı. Bir 23 Nisan Bayramında yavrukurt elbisesi ve tranpetle okula geldi. Nasıl imrenerek bakıyoruz. Bayram konuşması sonrası gösteriler gün boyu sürer. Kadın erkek herkes okulun bahçesinde olurdu.. Akşamları da önceden okulun hazırladığı piyesler oynanır, kadın, erkek hep beraber izlenirdi. Okulumuzun yanındaki Molla Ahmet Dedenin kahvesinde Kurtuluş Savaşına katılmış, ya da o günleri yaşamış dedelerin söyleşisi benim çok ilgimi çekerdi.                                                

        Ali Molla Dedem, Ali Galip Dedem, Molla Mustafa, Deli Ömer, Veli dayı, Saadettin amca, Muhammet dayım gibi kişiler çay içerken eski günleri anlatırlardı. Onları dinlerken o günleri tekrar yaşar gibi olurdum. Giyimleri, kıyefetleri o kadar düzgün ve temizdi ki…                             

       Beş Eylül Kuyucak ve Nazilli’nin kurtuluş günlerinde efe giysilerini giyerler, atlarına binerek kurtuluş coşkusuna katılırlardı. Nasıl da güzel kutlanırdı o kurtuluş günleri. Nazilli Taksi meydanındaki Atatürk Heykeli önüne siyah örtü içinde bir kız zincirle bağlanır, Efeler Kuyucak tarafından atlarını koşturarak gelirler, tüfek atarak sözde Yunan askerlerini vururlar. Kızın üstündeki zincir ve siyah örtüyü atınca Türk Bayrağı giysili, özgürlüğün simgesi kız da özgürlüğüne kavuşurdu.                                                                                                                               Anlatılacak o kadar çok şey var ki ben sözü Ömür Yayalasına getirmek istiyorum. Saadettin Amcanın evi köyün en üstünde çam ağaçları içinde, Arap Dedenin yakınındaydı. Bahçesi de sanırım 50 dönümden fazlaydı. Bahçe içinde incir, zeytin, armut, kiraz, erik ağaçları kuyun koynuna. En güneyine iki tane büyük sulama havuzu yapmış ama herkes yüzme havuzu olarak kullanırdı. Üstü kapalı bir çay ocağı, bazen lokanta olarak da kullanılırdı.                                                                                                                                  

         Çevresinde düzgün olarak dikilmiş, mersin, renk renk çiçek açan ağaçlarla bir cennet bahçesiydi. Benim Nazilli’de ortaokulu okuduğum yıllar. Saadettin Amca kaymakamları, valileri, politikacıları buraya getirip götürürken burası çok ünlü olmuş. Adını da “Ömür Yayalası” koymuş. Bu yayla o denli ünlendi ki Aydın ve Nazilli’nin varsıl insanları Cumartesi, Pazar oldu mu soluğu burada alır oldular.                                                                                           Belki de o yılların Aydındaki en güzel mesire yeriydi. Saadettin Amca işini biliyor, geleni gideni mutlu ediyordu. Yaz tatilinde ben köye döndüğümde Saadettin Amcanın yanına giderdim. Hafta içi yazılar yazdırıp ormanın içine astırırdı. Örneğin, “Duvarı nem yıkar, Ömür yaylası cana can katar,” gibi onun söyediklerini yazar, asardık. Cumartesi, Pazar gelen çok olurdu. Benim elime bir fiş verirdi, yaylaya gelenlere ve havuza girenlere bu fişi keser parasını toplayıp teslim ederdim.                                                                                           

         Ortaklar Öğretmen Okuluna gittiğim yıllarda ünlendi de ünlendi. Ege’ye yayıldı adı. Gelen insanlara 15 kuyu kebabı yetmez oldu. Nasıl yaptıysa Saadettin Amca Aydın’ın Avcılar Kulübünün Atış yarışmaları da burada yapılmaya başladı. Fırlatılan pilaketlere avcılar atarak vurabildiği kadar puan alırken Karıncalı dağ, efelerin vuruştuğu günleri anımsıyordu. Saadettin Amcanın küçük kızı da tabancaayla yarışlara katılır, çok ilgi çekerdi. Köyün okuyan gençlerini de Ömür Yaylasında iş bulmaya başladı.                                                                     

        Muslu Uslu, Ünal Kaydan gibi gençler de yardımcı oluyordu. Muslu, koyun ve keçileri keserek kuyu kebabı olacak şekilde hazırlıyordu. Ünal da bazen yazı yazıyor bazen de servise yardımcı oluyordu. Akşam üstü insanlar gidip, işler de bitince Saadet Amca kalan kebaplardan bir tepsi hazırlar, yanına da bir şişe şarap çarak bizleri ödüllendirirdi. Yaz tatillerinde bizim yerimiz orasıydı. Bahçedeki ağaçlar altındaki masalar 30, 40’a geçmişti. Çam ağaçlarında salıncaklar, havuzda yüzenler derken her yer insan kaynıyordu. Bir gün Almanya’dan gelen bir Karacasulu yurttaş, yemiş kebabı, içmiş rakıyı, kafayı iyice bulunca yanmış, kendini havuza atıvermiş.                                                                                                     

        Tamam da yüzme bilmiyor ki, durmadan su yutuyor. “Ver elini” diye bağırıyorlar, ellerini karnının altına saklıyor. Bir başka Karacasulu koşup geldi. “O Karacasulu, vermeyi bilmez, al elimi deyin, “ deyince elini uzattı da tutup çıkardılar. Kuyucak kaza olasıya değin bizi köy de Karacasu’ya bağlıydı. Kıraç toprağın insanları elindekileri sıkı tutmak zorundadırlar. Kara yılanın çöreklendiği, incir sıcağının iyice civcivlendiği günler. Ömür yayalası insan kaynıyor. Onlarca masalarda oyun oynayanlar, havuzlarda yüzenler, salıncak binenler, ormana geziye gidenler… cıvıl cıvıl insan.                                                               

        Yıllarca bu güzellikler yaşandı. Yabancı turisler bile gelmeye başlamıştı. At sahibine göre kişner derler ya Saadet Amca yaşlanınca, işler yavaşladı. Saadet Amca sonsuzluğa uçtu, Ömür Yayalası da sizler ömür oldu.                                                                                      

          Şimdilerde köy daha da sahipsiz kaldı. Okuyanlar gittikleri şehirlerden geri dönmediler. Aydın-Denizli Karayolu şantiyesi köyün merasına yapılmış. Tozdan dumandan köyümüz görünmez olmuş. İçim sızlıyor çaresizlikten. Hani Mehmet Akif Ersöz’ün bir dizesi var ya: “Sahipsiz vatanın çökmesi haktır. / Sen sahip çıkarsan batmayacaktır,” diye. Ne Ömür Yayalasına ne köyümüze sahip çıkan olmadı. Anımsadıkça bir hüzün çöker yüreğime…    

          Not: “Karapınar Esintileri” kitabımdan..

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22Tem

BİLİM VE DİN

18Tem

KEŞKE YUNANLILAR…

17Tem

EFE VE EFE YEMİNİ

11Tem

YÖRÜKLERİN DÜŞÜ

09Tem

DÜNÖZLEM

saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
uğur soğutma aş