YÖRÜKLERİN DÜŞÜ - Etem ORUÇ

YÖRÜKLERİN DÜŞÜ


 Uçurtmayı havada tutan rüzgar değil, onun direnme gücüdür, derler ya Yörükler de onurlu, dikbaşlı insanlardır. Doğru bildiklerinden ödün vermezler. Atatürk, “Yörük yürüyen, yerleşik düzene geçmemiş Türktür,” demiş, doğrudur. Onlar dağların, kırların özgür çocuklarıdır. Açgözlü değillerdir, paylaşmayı, bölüşmeyi bilirler. Dağda taşta bir aç görseler doyururlar. Onların evi kıldan, malı davardandır. Yazlıkları, kışlıkları farklı farklıdır. Suyu pınarın gözünden, sütü keçinin memesinden içerler. Bir halk türküsü, kaval sesi, saz sesi duydular mı kendilerinden geçerler.                                                                                                 

 Yörük dendi mi kıl çadırda bir kilim gelir aklıma, çifte nakışlı, her nakışından bir sır, Türklüğün tarihi yazılı. Dere, tepede serçeler cıvıl cıvıl, alay alay… Keçi beğirmeleri, kuzu sesleri, köpek ulumaları.. Doğa ananın en gizemli müziği…Laleler tomur tomur patlamış,al kırmızı.. Sarı çiçekler, çiğdemler, menekşeler…. Kırların nazlı kızı gelincikler. Ve yanık sesleriyle türkü söyleyen yörük kızları…                                                                                            

Yörüklerin kızı çok kıymetlidir. Obanın başının tacıdır. Göç sırasında  en önde giden süslenmiş deve kervanının üstüne obanın  en güzel kızlarını bindirirler. Yüreklidir, dikbaşlıdır yörük kızları. Haklarını savunmaktan çekinmezler. Eşlerini de kendileri seçerler. Evlenirken anaları çeyiz sandığına bir mor cepken koyar. Bu cepken onun sigortası gibidir. Eşi bir kötülük ederse giyer mor cepkeni, çıkar taşın başına. Eşi özür dileyip barışmadan kimseler bakmaz kocasının yüzüne. Mor renk kutsaldır, özgürlük simgesidir yörükler için.                            

Karlı dağlar kar altında uyuklar. Güneş vurup erimeye başladı mı kar, ak köpüklü dereler çağlar. Su toplar içimdeki yara, kıvranırım bir o yana bir bu yana, yana yana… Kader deyip yakama taktılar yoksulluğun fermanını… Karıncalı dağdan sardım yükümü, Menderes kenarında biçerim ekini. Anadolu’nun ilk uygar insanlarından Hititlerin duasının bir bölümünde:                                                                                                                                        

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır… Beni yavaşlat Tanrı’m ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et. Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim,” diyor.                                                                                                                                                         

 Yörükler de dağlara, kırlara sığmaz oldular. Devlet, ‘dağdan düze inin’  der. Ormancılar düşer peşlerine. Yüzyıllardır süren sevdayı bitirmek isterler. Dadalıoğlu: “Ferman padişahın, dağlar bizimdir,” dese de mülkiyetin sınır çizdiği yerlerde yaşamak zordur. İnerler Karapınarın kıyılarına. Ev kurarlar dere kıyılarına. Ama evler çadır gibi değildir, duvarlar taştan, çatılar ağaçtandır….                                           

 Erken kapanıyor insanlar evine... Bir sessizlik, bir yalnızlık, bir terk edilmişlik hali dalga dalga yayılır köye... O beyaz badanalı evler akşam olunca adeta pencerelerden sızan birer ışık haline dönüşüyor. Sonra her biri karanlık bir geçmişin içine kaybolup gidiyorlar...
Sessizlik gecenin sesine dönüşüyor, arada bir köpek sesi duyuluyor uzaklardan, ona karşılık verenler oluyor bir de... Sonra bir horoz sesi duyuluyor; sesler kayboluyor, bu kez dağların sesi duyuluyor... Çamların uğultusu.                                                                                      

Anam erken yatın çocuklar diyor. Anılar çeviriyor dört bir yanımı. Dönüp dönüp bakıyorum kederli kapılara. Rutubetli duvarlara. Zaman ve mekan kavramının yok olduğunu görüyorum anıların içinde. Bir taraftan büyükler çocukluğuna dönerken, diğer yandan çocuklar hızla büyüyor.                             

Karmakarışık bir dünya aslında yaşadıklarımız... Hayallerimiz, anılarımız, hikâyelerimiz aslında yaşamın ta kendisi. Acıların içinden mutluluk çıkartan, çok acı çeken bir kuşağın çocuklarıyız biz... Dişleriyle tırnaklarıyla yaşamın derisini kazıyan bir kuşak... Neslini sürdürebilmek için binlerce kilometrelik nehirleri akıntıya karşı yüzen Somon balıkları gibiyiz. Çoğumuz yorgun düştük akıntıya karşı buz gibi suda yüzmekten...                                       

Yörükler düşlerinde yüce dağlarda dolaşır, çam püreleri altından çıntar toplar. Sıcak çöküp de karayılan gibi çöreklenmeye başladı mı Babadağı’nın çelik gibi sularını anımsar. Dağ keçileri, yaban tavşanları seker düşlerinde. Yamaçlarda karşılıklı ötüşen kınalı keklikler, yaban mersinleri, kekikler… Ve uçsuz bucaksız yeşillikler içindeki mavilikler, dağ rüzgarları süsler düşlerini…                                                                                                             

Türklüğün öz be öz kültürünü taşıyan, gelenek ve göreneklerini yaşatan yörükler, bu yurdun mihenk taşlarıdır. Kilimlerine işlemişlerdir tarihlerini, dağ taş bilir yiğitliklerini… Onlar Atatürk’ün dediği gibi, Atatürk soyundan, Mustafa Kemal hayranı Türk oğlu, kızı Türktür. Onlar dağların özgür çocuğu yörüktür…                                                                                     

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22Kas

ZEYTİN VE IŞIK

09Kas

YÖRÜK NİNEM

28Ekm

ATATÜRK'Ü ANLAMAK

25Ekm

YARA

16Ekm
saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
uğur soğutma aş